İstanbul’un incisi… Tüm ihtişamı ve heybetiyle 2 kıtayı selamlıyor….
Asırlara meydan okuyan güçlü mimarisi, hala sırlarını korumaya devam eden incelik ve sanatı, çağının ötesindeki tekniklerle bezenmiş dünyanın en asil miraslarından…
İstanbul’un muhteşem güzelliğine renk katan Ayasofya, tarihin derin sayfalarından günümüze açılan bir kapı adeta.
Kültürleri anlamanın en iyi yolu, geride kalan eserleri anlamak ve incelemektir. Aslında bu bir nevi kitap okumak gibidir. Ayasofya kitabını yakından okuyalım.
Bir çok farklı döneme şahit olan bir yapı burası. Ayasofya kelimesi; kutsal bilgelik anlamına geliyor.
M.S 532-537 yılları arasında Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından inşa edildi. Yapımını Miletli İsidoros ve Trallesli Anthemius adında iki Yunan mimar üstlendi.
Bir rivayete göre Ayasofya’da 10.000 işçinin çalıştığı söylenir.
Ayrıca I. Justinanus’un bu yapı için çok büyük de bir servet harcadığı rivayet olunur.
Ayasofya günümüze ulaşmış şekilde inşa edilmedi. Yapılışından birkaç yıl sonra depremler yüzünden kubbesi hasar gördü.
Daha sonra yeniden büyük bir kubbe inşa edildi. Bu kubbeye de günümüzdeki şekliyle camlardan kondu.
Justinianus, yapının görkemli ve kudretli görünmesi için maiyetindeki kentlerden mermerler ve somakiler getirtti. Bu malzemeler antik şehirlerin kalıntılarıydı.
Yine bir rivayete göre Ayasofya’nın inşasının hızlı bitmesini isteyen Justinianus’un aceleciği yüzünden, Ayasofya’daki mermer sütunların nizami olmayan şekilde konulduğu bilinir. Yani farkedilir ki bazı sütunlar bazılarından daha uzun ya da daha kısadır.
Şimdi biraz daha yakınlara gelelim.
Ayasofya bir de Latin İstilasına maruz kaldı. 1204 yılındaki Latin istilası yüzünden İstanbul harap oldu. Tam 57 yıl süren bu istila süreci içinde Latinler tüm güzellikleri götürdüler. Ayasofya’da aynı kaderi yaşadı. Ayasofya’nın çinilerini bile altın diye söküp götürdüler.
İstanbul için korkunç yıllardı.
Ayasofya hakkında ilginç konulardan biri de, Ayasofya’nın ikinci katında bulunan mezardır. Bu mezar Latin ordularının komutanı, Venedik Doçu Enrico Dandalo’ya aittir. Mezarın üstünde ismi yazıyor.
Çeşitli rivayetlerde mezarın açılıp içinin boşaltıldığı da söylenir. Enrico Dandolo vasiyetinde Ayasofya’ya gömülmek istediğini söylemişti. 1205 senesinde, istiladan bir sene sonra öldü.
Şimdide Fetih ile beraber Ayasofya’yı inceleyelim.
Dünya tarihinin gördüğü en büyük hükümdarlardan olan Fatih Sultan Mehmet…
Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olan büyük komutan, devlet adamı… Şehir fetheldilmeden önce eski ihtişamını yitirmiş, kötü bir haldeydi. Ayasofya, haraptı. İçini örümcek ağları kaplamıştı. Durumu çok kötüydü.
Fâtih, şehri fethettiği gün şu cümleleri söyledi;
“Kayser’in kasrında örümcek perdedarlık ediyor. Efrasiyab’ın sarayında baykuş nevbet vuruyor.”
Bu cümleler, Latin İstilası sonrası şehrin geldiği durumu ifade ediyordu.
Peki Fetihten sonra Ayasofya için ne değişti?
İstanbul hem Kılıç Hakkı olarak fethedildiği için, hem de Fetih sembolü olduğu için Fatih Sultan Mehmet tarafından Ayasofya, camiye dönüştürüldü.
Akşemseddin’in kıldırdığı namaz ile İlk Cuma Namazı Ayasofya Camii’nde kılınmış oldu.
İstanbul’un Fâtihi, şehri fethiyle beraber çok büyük bir ihyâ çalışması gerçekleşti. Bu büyük miras bu sayede günümüze kadar ulaşabildi.
Osmanlılar, değerleri yıkmayarak sahip çıktılar. Osmanlı medeniyet hoşgörüsünün bulunduğu yerde yıkmak yok, kucaklamak vardı. Ek olarak Fâtih, Ayasofya’ya bir de medrese inşa ettirdi.
Günümüze kadar Ayasofya çok çeşitli bakım ve onarım çalışmalarından geçti. Sultan Abdülmecid döneminde Gasparo Fossati tarafından Ayasofya restore edildi.
Bu restore sırasında bilindiği üzere büyük levhalar yerleştirildi. Bu levhalar dönemin ünlü hattatlarından Mustafa İzzet Efendi tarafından yapılmıştır.
1934 yılına gelindiğinde ise Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile müzeye dönüştürülmüştür. 2020 yılında ise müze statüsünün iptal edilmesiyle yeniden camiye çevrilmiştir.
Tarihin derin sayfalarından bizlere ulaşan Ayasofya’mızı hep hatırlayalım ve çok sevelim…

Yorum bırakın