İnsanın Yeni Dönüşümü; Andan Uzak Kitleler ve Kapital

Teknolojik ve felsefik ilerlemelerin hemen her gün daha çok mesafe katettiği günümüz dünyası, özellikle bireylerin yaşam ve bakış açısı standartlarını baskılamaya devam ediyor.

Binlerce yıllık insanlık tarihinin bir dönüm ve kırılma noktası konumunda olan 21. yüzyıl, bu dönüşüm ve başlangıcın geri döndürülemez bir eksenidir. Çünkü tarih boyunca bu seviyede teknolojik ve iktisadi bir sıçrayış gözlemlenmemişti. Dolayısıyla, günümüzün insanları da mecburen bu sıçrayışın etkilerini kendi dünyalarında ve sosyo-ekonomik çevrelerinde daha güçlü şekilde hissetmeye başladılar.

Bilginin ve üretimin hızlanması, ulaşım ve hareketin yeniden şekillenmesi insanın an bilincinin ve duygu durumunun da metalaşmasıyla sonuçlandı ne yazık ki. Bu metalaşma, hızlı akan dünyaya ayak uydurmaya meyleden insanın standart duygularının dahî yıpranmasıyla yeni bir kabuk değiştirmesine neden olmuştur.

An bilinci ve şuuru, hiç olmadığı kadar maddî kaygılar ve maddî prensiplerin hedefinde olarak, hem ekonomik hem de sosyal özgüvensizliğin bireylerin üzerine yıkılmasıyla daha da perçinleşmiştir. ‘Yetinmemek ve yetişmek’ gibi iki duyguyu insanın ruhuna pompalayan kapital dünyanın bu noktada kendini savunma şekli de ‘güçlülük zorundalığı’ fikri olmuştur. Bu güçlülük zorundalığı temelde masum görünse de mutsuz kitlelerin sunî mutlulukları aramaya itilmesini kolaylaştırdı. Bu sunî mutluluk arayışı finalde çökecek ve mutsuz kitlelerin çoğalmasına sebebiyet verecektir ki bu hep böyle olmuştur.

An bilincini ve zamanın şimdide kayıtlı olmasını anlamayan, daima ‘idealizm’ adı altında geleceği düşünmek zorunda bırakılan bireyler, bu kaygılarını zaman zaman ekarte etse de günün sonunda kendilerinin bu girdabın içinde kaybolduklarına şahit olurlar. Globalleşen dünyanın global adaylarına verilen bu kaygı tohumları, gelecekte kaygılı bireylerin topluma karışmasına zemin hazırlar.

Anın içinde kalamayan, hiç bir şekilde bir mutluluğu şimdide aramayan insan, geleceğin beklentileri içerisinde mahvolmuş, bu mahvoluş parasızlık, enerjisizlik, sağlık eksiklikleri gibi sorunları beraberinde getirmiştir. Ne yazıktır ki, bu mahvoluşun mimarları olanlar, sosyolojiyi ve psikolojiyi bu işin bir parçası haline getirmekten de asla perva etmezler. Pazarlama, reklam, dijital ve aklınıza ne gelirse… Hepsi bu parçalanmanın suistimal kullanımıyla bu kırılmalara ön ayak olmuştur. Yoksa doğru kullanımında iletişim seçenekleri ve ticarî çalışmalar konunun haricindedir.

An bilinci ve kırılgan şuur, bu sistemin içerisinde yapayalnız bırakılmaya devam etmektedir. Geleceğe dair sadece kaygı ve ulaşamamak hissi, ‘daha çok’ prensibi ve asla azla yetinmeye göz kırpamayan, ‘azın’ aptallık olduğunu savunan kitlelerin çoğalması anlayacağınız üzerine en çok kimin işine gelir? Büyük şirketler, sermayeler ve kapitalin elbette. Buradan hareketle, tarih boyunca hiç bu kadar kırılgan olmamış insan şuur ve bilinci, çoğu hassasiyetten arındırılarak tamamen harcama prensibi ile materyalist bir bakış açısına itilmiştir.

Halbuki özünde günü düşünmek, bilinenin aksine eksik olmak demek değil bilâkis varlığın en var olduğu anda, yani şu anda değerlendirilmesidir. Bu o kadar da kulağa kötü gelmemelidir değil mi? Anı yaşamak ve şimdide bulunmak çabasızlık da addedilemez. Fakat bu çabasızlık olarak düşünülür. Anı yaşamak ve şimdide bulunmaya en güzel ve özel örnek ‘çocuk sevincidir.’ Çocuklar, anın içerisinde bir mutluluk anlayışına sahiptir. Bu onları ‘kaygılanmak’ gerekmeyen bir öz mutluluğun dünyasında besler. Fakat biz nasılız? Güzel bir sohbette, bir gezide, faaliyette, işte, aşta, çalışmada zihnimiz tamamen geleceğin kaygıları yüzünden acılar içinde kıvranırken mutluluğun sunî dünyasındayız.

An bilinç ve şuuru kuvvetli olan insan, endişelerinin bahanesizce saçma olduğunu, gelecekte olan ve henüz gelmeyen milyarlarca olasılığın içerisinde kötünün gelmek zorunda olmadığını ve varlığı tam bulunduğu dakikada yaşaması gerektiğini anlamış ve kavramış insandır. Bu asla çalışmamak, geleceğe dair plan yapmamak demek değildir. Bu varlığın özünü şimdide, şu anda bulmak ve ona yapışmaktır. Gönül ve kalbin şimdide olması, aklın da şu anda burada bulunması, berrak bir zihin ve umut dolu bir frekansın teminatıdır.

Özetle, gelişen dünya dinamikleri içerisinde var olan tüm meta, toplumları içerisine sürüklemeye, harcamaya ve ihtiyaçlarını popüler kültüre göre düzenlemeye iterken, varlığın unutulan ama en önemli hakikati olan ‘an’ düşüncesinin içerisinde uyananlar, hem psikolojik hem de ruhsal tüm sorunlarına çözüm bulacaklar, zihinlerini istediklerine odaklamaya ve gerçekten de şimdide yaşamanın engin ferahlığına kavuşacaklar. ‘Şimdide kalmak’ plansızlık, vurdumduymazlık değil, en kötü olasılığın hayatına geleceğine inandırılarak ‘güçlü olmam lazım’ düşüncesine karşı durmak, birey olarak bireyce kalmaktır.

‘Anda kalmak samimiyet ve özveridir.’ Neden mi? Çünkü anda kalamayan anda yanında olanla yetinemez. İsteklerine köle olanlar, isteklerini elde edince onun daha iyisini düşünürler. Bu da hiç bir zaman güven zemininde buluşacak ilişkileri hem bireysel hem de toplumsal olarak ortaya çıkartamaz.

Yorum bırakın