Bilgi Var, Fakat Anlayış Nerede?

Bilginin güç olduğu söylenir. Peki bilgi bolluğunun hüküm sürdüğü çağımızda gerçekten daha güçlü müyüz? Her gün akıllı telefonlarımıza ve bilgisayar ekranlarımıza yağan sayısız haber, veri ve gönderi bizi daha bilinçli bireyler mi yapıyor, yoksa zihnimizi gürültüyle doldurup anlam çıkarma yetimizi köreltiyor mu? Artık saniyeler içinde her soruya bir cevap bulabiliyoruz – ancak bu cevaplar bizde kalıcı bir kavrayışa dönüşüyor mu? Bu sorular, bilgi çağının en çarpıcı paradoksuna işaret ediyor: Her zamankinden fazla bilgiye sahibiz, ama sanki anlama ve düşünme derinliğimiz azalıyor.

Günümüz insanı, çevresinde dijital verilerin bir anafor gibi döndüğü bir dünyada yön bulmaya çalışıyor. Yukarıdaki görsel de bilgi bombardımanının yarattığı kaosu andırıyor. Her yönden akan bilgiler, şehir ışıkları misali parıldıyor fakat yolumuzu aydınlatmak yerine zihnimizi bulanıklaştırıyor. Sonuç mu? Kafamız dolu, fakat kafamız karışık. Bilgi var, ama anlayış nerede?

Bilgi Bolluğunda Anlayış Kıtlığı

  1. yüzyılda bilgiye erişim demokratikleşti ve kolaylaştı. İnternet sayesinde dakikalar içinde on kitaplık bilgiyi tarayabiliyor, sosyal medyada dünyanın dört bir yanından haberdar olabiliyoruz. Fakat bu enformasyon tufanı, beraberinde beklenmedik bir anlam krizi getirdi. Filozof Byung-Chul Han bu durumu şöyle özetliyor: “Çok iyi bilgilendirilmiş durumdayız, fakat yine de kendimizi yönlendiremiyoruz. Gerçekliğin enformasyona dönüşmesi onu parçalara ayırıyor” Bilgi gerçek anlamdan kopup atomize olmuş parçacıklara dönüştüğünde, bütüncül bir kavrayış sağlamak yerine dağınıklık yaratıyor. Yani bilgi artarken, onu anlamlandırma becerimiz zayıflıyor.

Kültür eleştirmeni Neil Postman da benzer şekilde, modern toplumun “bilgi selinde boğulduğunu” ve artık hangi bilginin gerçekten önemli olduğunu ayırt edemez hale geldiğimizi söyler. Postman’a göre sürekli artan bilgi akışı, zihnimizin “bilgi süzgeci”ni tıkamış, adeta enformasyon karşısında bir tür kültürel bağışıklık yetmezliği yaratmıştır. Ortaya çıkan manzara şudur: Her konuda haberimiz var, fakat bu haberler yaşamımıza yön vermiyor; aksine, bizi bir girdap gibi içine çekip savuruyor. Han’ın ifadesiyle “bilgi kırıntıları ne anlam ne de yön sağlar; bir noktadan sonra enformasyon olmaktan çıkıp deformasyona uğratmaya başlar.” Yani enformasyon, belli bir eşiği aştığında bilgi vermeyi bırakıyor ve mevcut anlayışı bozup karartabiliyor.

Bu paradoksal durum, bilgi çağında neden pek çok kişinin kendini yönsüz hissettiğini açıklıyor. Her şey hakkında biraz bilgiye sahibiz, ancak bu bilgiler tutarlı bir dünya görüşüne veya derin bir içgörüye dönüşemiyor. Modern insanın zihni bir bilgi çöplüğüne dönmüş durumda; ama içinden cevher seçip çıkaracak anlam filtresi zayıflamış halde.

Teknoloji ve Sosyal Medya: Derinliği Azalan Zihinler

Bilgiye erişimin hızlanmasında teknolojinin payı tartışılmaz. Fakat teknolojinin hayatımıza bu denli nüfuz etmesi, düşünme biçimlerimizi de dönüştürüyor. Özellikle sosyal medya ve hızlı dijital içerik kültürü, zihnimizi sürekli yeni uyarılar peşinde koşmaya şartlandırıyor. Her birkaç saniyede bir yenilenen akışlar, bildirimler ve sonsuz kaydırma (scroll) alışkanlığı, dikkat eşiğimizi düşürüyor. Bir metne tam konsantre olamadan diğerine geçiyor, derinlemesine okumak yerine göz gezdirip geçiyoruz.

Teknoloji yazarı Nicholas Carr, Google Bizi Aptal mı Yapıyor? başlıklı ünlü makalesinde, yıllar süren internet kullanımının kendi düşünce tarzını nasıl yüzeyselleştirdiğini itiraf ediyordu. Carr, eskiden bir kitabın sayfaları arasında saatlerce dalıp gidebilirken artık birkaç sayfa okuduktan sonra dikkatinin dağıldığını fark ediyor. Zihninin, internetin hızlı ve parçalı bilgi akışına uyum sağladığını; sonuçta derin okuma becerisinin köreldiğini söylüyor. Ona göre internet, düşünce süreçlerimizi sessiz sedasız yeniden kabloluyor: “Eskiden kelimeler denizinde bir dalgıç gibiydim; şimdi ise su yüzeyinde jet-ski ile hızla geziniyorum” diyerek bu değişimi çarpıcı bir benzetmeyle anlatıyor.

Dilbilimci Maryanne Wolf da dijital kültürün okuma alışkanlıklarımıza etkisini derinlemesine inceleyen isimlerden. Wolf, ekranlarda sürekli kaydırarak okumanın (skimming) insanların derin okuma devrelerini zayıflattığını belirtiyor. Derin okuma, insan beyninin içgörü ve özgün düşünce üretmesi için köprü görevi görür; okur, metinle kendi bilgisi arasında bağlantılar kurar, çıkarımlar yapar, empati geliştirir ve eleştirel analiz yapar. Oysa dijital ortamda yüzeysel okumaya alışan beyin, “tam anlamıyla düşünmeye veya hissetmeye vakit bulamaz” hale gelir. Wolf’un vurguladığı üzere, ekran üzerindeki hızlı okuma hızı bize bir verimlilik yanılsaması verirken anlama düzeyimizi düşürür. Nitekim akademisyenlerin geniş bir bölümü, öğrencilerinin ekrandan okuma yaptıklarında daha sığ anladıklarını rapor etmektedir. Bu da gösteriyor ki teknoloji her ne kadar bilgiye erişimi hızlandırsa da, bilişsel derinliği olumsuz etkileyebiliyor.

Sosyal medyanın düşünce dünyamıza etkisi de benzer şekilde yüzeyselleştirici oluyor. 280 karakterlik tweet’ler, birkaç saniyelik videolar, sürekli akan haber başlıkları… Hepsi dikkatimizi kısa süreliğine çekip anında tüketilmek üzere tasarlanmış içerikler. Bu hızlı tüketim döngüsü, zihnimizde derin izler bırakmadan yok olup gidiyor. Günün sonunda onlarca şey “görmüş”, “okumuş” oluyoruz ama bunlar bizde derin bir kavrayışa dönüşmüyor. Tam aksine, aşırı uyaran maruziyeti beyni yorgun düşürüp düşünme isteğimizi köreltiyor. Bazen telefon ekranından başımızı kaldırıp birkaç dakika durup düşünmek bile zor geliyor.

Veriyi Tüketmek ve İçgörü Kazanmak

Burada temel bir ayrım ortaya çıkıyor: Bilgi (enformasyon) sahibi olmak başka şeydir, anlayış (içgörü) sahibi olmak başka. Günümüzde birçok kişi, çok miktarda veri ve bilgi tükettiği için her şeyi bildiğini varsayabiliyor. Oysa ham bilgiyi tüketmek, onu sindirip anlama dönüştürmek anlamına gelmiyor. İnternette birkaç makale okumak, sosyal medyada tartışmaları takip etmek, hatta Wikipedia’dan bir konuyu taramak, bunlar bize parçacıklar halinde veri sunar. Bu parçaları birleştirip büyük resmi görmek ise ayrı bir çaba ve yetkinlik gerektirir.

Güney Kore asıllı filozof Byung-Chul Han, modern toplumda anlatıların yerini kopuk kopuk enformasyon parçalarının aldığını söylerken tam da bu noktaya parmak basıyor. Han’a göre “Artık hayatımıza anlam ve yön veren bütüncül anlatılar yok; anlatılar parçalanıp enformasyona dönüştü.” Bugün ise elimizde sayısız bilgi kırıntısı var ama bunlar bir araya gelip derin bir bilgi veya hakikat oluşturmuyor. Başka bir deyişle, öykü yok, bütünlük yok – sadece ucu açık, bağlamsız veriler var. Bu da bizleri, onca veri içinde yönsüz ve tatminsiz bırakıyor.

Bilginin anlayışa dönüşmesi için onunla ne yapacağımızı bilmemiz gerek. Neil Postman, bilgisayar teknolojisinin insana muazzam miktarda veri sağladığını ancak “hayatımızı daha manalı ve insani kılacak temel sorulara cevap veremediğini” vurgular. Gerçekten de en gelişmiş arama motoru bile bize değerlerimizi, amaçlarımızı veya neyin önemli olduğunu söyleyemez. Bu soruların cevabı, veriyi yorumlama ve hayatımızla ilişkilendirme becerisinde yatar. Eğer bu beceriyi geliştirmezsek, dünyanın tüm kütüphaneleri ayağımıza gelse dahi elde edeceğimiz şey sadece yüzeysel bir malumatfuruşluk olacaktır. Nitekim Postman, bilgisayar çağının bizi oyalayan muazzam bir oyuncak olabileceğini, fakat kendi iç boşluğumuzla yüzleşmemizi engelleyebileceğini söyler.

Günümüzde pek çok insan her konuda fikir sahibi ama bu fikirler ne kadar derin? Örneğin, sosyal medyada gördüğümüz siyasi bir sloganı hemen benimsiyor, üzerine düşünmeden paylaşıyoruz. Veya bir bilimsel gelişmeyi manşetinden okuyup ayrıntılarına vakıf olmadan tartışmaya giriyoruz. Bu acelecilik, içgörü eksikliğinin işareti. Gerçek anlayış ise ağır ağır gelişir: Okuduğumuz bilgiyi mevcut bilgilerimizle harmanlamak, çelişkileri görmek, neden-sonuç ilişkilerini kurmak, analiz ve sentez yapmak gerekir. Ne yazık ki hızlı tüketim kültürü bize bu sabrı öğretmiyor. Aksine, sürekli bir sonraki bilgi kırıntısına atlamayı teşvik ediyor.

Algoritmalar, Dikkat Ekonomisi ve Eleştirel Düşüncenin Erozyonu

İçinde bulunduğumuz dijital ekosistem, sadece ne okuduğumuzu değil nasıl düşündüğümüzü de şekillendiriyor. İnternetin ve sosyal medyanın altında yatan algoritmalar, dikkat ekonomisi adı verilen acımasız bir yarışın parçası. Bu platformlar, vaktimizi ve ilgimizi olabildiğince kendilerinde tutmak için tasarlandılar. Sonuç olarak, enformasyonun niteliğinden çok, ilgi çekiciliği ön plana çıkıyor. Algoritmalar, bize hoşumuza gidecek veya şoke edecek içerikler göstererek dikkatimizi perçinlemeye çalışıyor. Bu da zihnimizi nesnel olmaktan uzaklaştırıp, duygusal tepkilere bağımlı hale getiriyor.

Dahası, algoritmalar kullanıcı davranışlarına göre kişiselleştirilmiş akışlar sunarak herkesi kendi “filtre balonu” içine hapsediyor. Yani karşımıza, halihazırda ilgi duyduğumuz veya katıldığımız görüşleri pekiştiren içerikler çıkıyor; aksi fikirlere veya farklı bakış açılarına denk gelme ihtimalimiz azalıyor. Psikologlar, bu dijital yankı odalarının eleştirel düşünmeyi engellediğini, çünkü bireylerin kendi görüşleriyle çelişen bilgileri görmediğini belirtiyor. Sonuçta kişi, inançlarının doğruluğunu sorgulama gereği duymuyor ve zihinsel konfor alanında kalıyor. Kendi görüşümüz dışındaki her şey ya görünmez oluyor ya da “yanlış bilgi” damgası yiyip önemsenmiyor. Bu durum, hem bireysel düşünce esnekliğini hem de toplumsal diyaloğu zayıflatıyor.

Eleştirel düşüncenin erozyonuna yol açan başlıca etkenleri birkaç başlık altında toplayabiliriz:

  • Bilgi Aşırı Yüklemesi: Aşırı miktarda bilgiye maruz kaldığımızda, zihnimiz savunma olarak basitleştirmeye ve genellemeye yönelir. Bu da derinlemesine düşünmek yerine ilk görüneni kabullenme eğilimini doğurur. İnsan, bilgi bombardımanı altında ayrıntıları irdelemeyi bırakarak zihnini korumaya çalışır.
  • Onay Yanlılığı ve Filtre Balonları: “İnsanlar genellikle mevcut inançlarına uygun bilgileri arar ve üretir; bilgi fazlalığı bu eğilimi daha da kötüleştirir”. Sosyal medyada algoritmaların etkisiyle oluşan filtre balonları, kişiyi sadece kendi inancını destekleyen içeriklerle kuşatır. Bu da karşıt görüşlere tahammülü azaltır, kutuplaşmayı artırır ve bireylerde “ben zaten haklıyım” yanılsaması yaratır. Kendi fikrine aşırı güven duyan kişi, eleştirel düşünme gereği hissetmez.
  • Dikkat Dağınıklığı ve Yüzeysel Tüketim: Dikkat ekonomisinin sürekli uyarana dayalı yapısı, derin tefekküre alan bırakmaz. Her şey hızlı tüketilip unutulur. Bu hızlı döngü, sabır ve konsantrasyon gerektiren eleştirel analiz alışkanlığını köreltir. Zihin kısa, yüzeysel hazlar peşinde koşarken zor ve karmaşık düşünce süreçlerinden kaçınmaya başlar.
  • Eğitimde Eleştirel Düşünce Eksikliği: İronik olarak, eğitim seviyeleri yükselse de eleştirel düşünce becerileri aynı oranda artmıyor. Okullar ve üniversiteler, bilgiyi ezberletmeye veya teknoloji kullanmayı öğretmeye ağırlık verirken, öğrencilere nasıl düşüneceklerini yeterince öğretemeyebiliyor. Neil Postman, okulların çocuklara gerçekten değerli olanı öğretmek yerine bilgisayar kullanmayı öğreterek zaman harcadığını söyler. Sonuçta diploma sahibi pek çok insan, bilgiye erişse de onu sorgulama ve analiz etme konusunda yetersiz kalabiliyor.

Tüm bu etkenler birleştiğinde, günümüzün bilgi toplumunda garip bir manzara ortaya çıkıyor: Çok okuyan ama az anlayan, çok fikri olan ama az bilen, çabuk kanaat oluşturan ama derinlikli düşünemeyen kalabalıklar… Kimi zaman eğitimli insanlar bile komplo teorilerine inanabiliyor, sahte haberleri gerçek sanabiliyor. Eleştirel akıl yürütme, yerini hızlı hükümlere ve bilişsel tembelliğe bırakıyor.

Elbette bu tablo bütünüyle karamsar değil; bugün de derin düşünen, sorgulayan bireyler var. Ancak genel eğilim olarak, teknoloji ve bilgi bolluğu çağının bizden çaldığı şey eleştirel düşüncenin o keskin kılıcı gibi görünüyor. Düşüncenin sığlaşması belki de çağımızın en büyük krizlerinden biri.

Sonuç: Bilgiyle İlişkimizi Yeniden Düşünmek

Modern dünyada zihinlerimiz birer muharebe alanı gibi – bir yanda bitmek bilmeyen veri akışı, diğer yanda anlam arayışımız. Bu yazıda tartıştığımız gibi, bilgi bolluğu otomatik olarak anlayış getirmiyor. Hatta bazen tam tersine, hakikatin sesini bilgi gürültüsü içinde kaybediyoruz. Peki, bu gidişatı tersine çevirmek mümkün mü?

İlk adım, bilgiyle ilişkimizi stratejik ve bilinçli bir biçimde yeniden tanımlamak olabilir. Sürekli her şeyden haberdar olmaya çalışmak yerine, neyin gerçekten önemli olduğuna odaklanmak gerekiyor. Derinlikli okuma ve düşünme pratiğini yeniden kazanmak için kendimize zaman tanımalıyız. Bir haberi okuduğumuzda durup sormalıyız: “Bu ne anlama geliyor? Kaynağı güvenilir mi? Bu bilgi benim dünyamda nasıl bir yere oturuyor?” Bu tür sorular, bilginin içgörüye dönüşme sürecinin tohumlarıdır.

Ayrıca dijital alışkanlıklarımızı gözden geçirmek zorundayız. Dikkatimizi sürekli dağıtan uygulamalara karşı dijital disiplin geliştirmek, arada bir çevrimdışı kalıp derin okumaya veya tefekküre zaman ayırmak değerli hale geliyor. Unutmayalım ki “derin okuma, insan türünün içgörü ve özgün düşünceye giden köprüsüdür” – bu köprüyü yıkmamak bizim elimizde. Sosyal medyada karşılaştığımız bilgi baloncuklarını delmek için bilinçli çaba göstermeliyiz: Farklı görüşlere açık olmak, ezberimizi bozan içeriklere de şans vermek, kendi düşüncelerimize meydan okumak… Bunlar, eleştirel düşüncenin yeniden canlanması için şart.

Son tahlilde, anlam arayışı insan olmanın özünde var. Bilgi çağının meydan okuması ise bu anlam arayışını bitmek bilmez veri seli içinde sürdürmek. Bu bir zeka meselesi olmaktan çok bir farkındalık ve tercih meselesi. Anlayış sahibi olmayı gerçekten istiyorsak, bilgiyi tüketme şeklimizi ve düşünmeye ayırdığımız değeri yeniden gözden geçirmeliyiz. Her bildiğimizi sandığımız konuda aslında ne kadar az anladığımızı kabul etmek, yeni bir öğrenme ve düşünme tarzına geçişin başlangıcı olabilir.

Belki de kendimize şu kritik soruyu sormalıyız: Bunca bilginin içinde gerçekten neyi anladık? Eğer bu sorunun cevabı tatmin edici değilse, durup rotayı düzeltmenin zamanıdır. Teknoloji çağında düşüncenin sığlaşmasına teslim olmak zorunda değiliz. Bilgiyle ilişkimizin kontrolünü yeniden elimize alabiliriz. Yavaşlamak, derine inmek, bağlantılar kurmak, sorgulamak… Bunlar, anlayışı yeniden bulmanın yöntemleri.

Sonuç olarak, bilgi var ama anlayış nerede diye soruyorsak, cevap bizim tutumumuzda gizli. Anlayış, bulunmayı bekleyen bir hazine gibi orada duruyor – ancak onu elde etmek için dikkatimizi, zamanımızı ve zihnimizi stratejik biçimde kullanmamız gerekiyor. Bilgi çağının pasif tüketicisi olmaktan çıkıp, bilginin bilge kullanıcısı olmayı seçtiğimizde, anlam krizini fırsata çevirebiliriz. Şimdi, tam da bu satırları okuduktan sonra, belki bir an durup düşünmeli: Sahip olduğumuz bunca bilgiye rağmen gerçekten anlamlı ne öğrendik ve bundan sonra nasıl daha derin düşünebiliriz? Bu soruların peşine düşmek, günümüzün aceleci dünyasında yapılabilecek en stratejik ve değerli hareket olacaktır.

Kaynaklar:

  1. Han, Byung-Chul. All That Is Solid Melts Into Information – Noema Magazine (2022). noemamag.comnoemamag.comnoemamag.comnoemamag.com
  2. Postman, Neil. Informing Ourselves to Death – Speech (1990). anthologialitt.comanthologialitt.com
  3. Carr, Nicholas. Is Google Making Us Stupid? – The Atlantic (2008). theatlantic.comtheatlantic.com
  4. Wolf, Maryanne. Skimming & Deep Reading – The Guardian Op-Ed via UCLA (2020). centerfordyslexia.ucla.educenterfordyslexia.ucla.educenterfordyslexia.ucla.edu
  5. Vilhauer, Jennice. Filter Bubbles Are in Your Head – Psychology Today (2023). psychologytoday.com
  6. Hills, Thomas T. The Dark Side of Information Proliferation – Perspectives on Psychological Science (2019) via Psychology Today. psychologytoday.com
  7. Postman, Neil. Technopoly – (1992) via Anthologia (excerpt). anthologialitt.com

Yorum bırakın